Devasa mağaza borçlarını ödeyemedi ve gelirleri online yayıncılık (Netflix) karşısında hızla eridi.
Online sisteme geçmek, mevcut en kârlı işleri olan fiziksel mağaza ve 'gecikme cezası' gelirlerini yok edecekti (Yamyamlaşma/Cannibalization korkusu).
Çünkü şirketin ana kâr modeli, müşteriye iyi hizmet vermek değil, müşterinin unutkanlığını ve hatalarını cezalandırmak üzerine kurulmuştu.
Dünya çapında 9.000 mağazaya sahip olmanın verdiği kurumsal kibirle, internet üzerinden film izlemenin sadece niş bir pazar olduğunu düşündüler.
Yönetim kurulunun tamamen fiziksel perakendecilerden oluşması ve değişen teknolojik tüketici paradigmasını okuyacak vizyondan yoksun olmaları.
2004 yılı Blockbuster'ın zirve noktasıydı. Şirketin dünya çapında 9.000'den fazla mağazası, 84.000 çalışanı ve yaklaşık 6 milyar dolara yakın geliri vardı. Her mahallede mavi-sarı tabelalı devasa bir Blockbuster mağazası bulunuyordu. Pazarın mutlak hakimiydiler ve kimse onların tahtını sarsamaz gibi görünüyordu.
Blockbuster'ın iş modelinin merkezinde sinsi bir kâr mekanizması yatıyordu: Gecikme Cezaları (Late Fees). Şirket kârının yaklaşık %16'sını (neredeyse 800 milyon dolar) müşterilerin kiraladıkları kasetleri veya DVD'leri zamanında iade etmemesinden kesilen cezalardan kazanıyordu. Yani şirket, temel büyümesini 'müşterilerini cezalandırmak' ve onlara kötü bir deneyim yaşatmak üzerine kurgulamıştı.
2000 yılında, henüz posta yoluyla DVD kiralayan küçük bir şirket olan Netflix'in kurucusu Reed Hastings (ki Netflix'i Blockbuster'a ödediği 40 dolarlık bir gecikme cezasına kızarak kurmuştu), şirketini Blockbuster'a sadece 50 milyon dolara satmayı teklif etti. Hastings, Blockbuster'ın dijital ve teslimat kolu olmayı önerdi. Ancak Blockbuster CEO'su John Antioco bu fikre güldü. Onlara göre internet üzerinden film yayıncılığı (streaming) altyapı sorunları olan küçük bir niş pazardı ve insanlar Cuma akşamları mağazaya gelip film seçme ritüelinden asla vazgeçmezdi.
Geniş bant internetin (Broadband) yaygınlaşmasıyla Netflix hızla büyümeye ve fiziki mağaza zorunluluğunu ortadan kaldırmaya başladı. Müşteriler gecikme cezası olmayan, istedikleri an iptal edebilecekleri abonelik modellerine hücum etti.
Blockbuster tehlikeyi fark edip 2004'te kendi online kiralama sistemini kurmaya çalıştı. Hatta başarılı da oluyordu. Ancak Wall Street yatırımcıları ve içerideki mağaza yöneticileri (franchise sahipleri) isyan etti. Online sisteme geçiş, şirketin en büyük gelir kapısı olan gecikme cezalarından vazgeçmesi ve milyarlarca dolarlık mağaza ağını kapatması (Cannibalization) demekti. Şirket, hissedarların 'kâr marjlarını koruyun' baskısına boyun eğerek online hamlesini yavaşlattı.
2010 yılına gelindiğinde çoktan iş işten geçmişti. Pazar tamamen streaming'e kaymıştı. Blockbuster devasa mağaza kiraları ve 1 milyar doları aşan borcu altında ezilerek iflas bayrağını çekti. Bugün 50 milyon dolara alınmayan Netflix 250 Milyar dolar değerindeyken, Blockbuster'ın dünyada sadece bir adet sembolik mağazası kalmıştır.
Yorumlar ve Tartışma